Emre
Yeni Üye
Panik Bozukluk Kimlerde Görülür? Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Üzerinden Bir Forum Tartışması
Panik bozukluk yalnızca “çok kaygılı olmak” meselesi mi?
Bazen insanın kalbi bir anda hızlanır, nefesi daralır, elleri titrer, göğsünde bir baskı hisseder ve birkaç dakika içinde “Bana bir şey oluyor” düşüncesine kapılır. O an çevresindekiler “Sakin ol, bir şey yok” diyebilir. Fakat panik yaşayan kişi için o birkaç dakika son derece gerçek, korkutucu ve kontrol edilemez olabilir.
Burada önemli bir ayrım var: Her panik atağı yaşayan kişide panik bozukluk bulunmaz. Panik atak, farklı ruhsal veya fiziksel durumlarda ortaya çıkabilen yoğun bir korku ve bedensel belirti dönemidir. Panik bozuklukta ise tekrarlayan ve çoğu zaman beklenmedik panik atakların ardından yeni bir atak yaşama konusunda kalıcı kaygı ve davranış değişiklikleri ortaya çıkar. Araştırmalarda panik bozukluğun toplumda yaklaşık yüzde 1-3 arasında yaşam boyu görülme oranlarına sahip olduğu, kadınlarda erkeklerden daha sık bildirildiği ve başlangıcın çoğunlukla genç erişkinlik dönemlerinde olduğu belirtilmektedir.
Fakat “Panik bozukluk kimlerde görülür?” sorusuna yalnızca “kadınlarda daha fazla görülür” diye cevap vermek yeterli değildir. Çünkü insanın yaşadığı toplum, sahip olduğu ekonomik imkânlar, ırksal ve etnik konumu, çalışma koşulları, aile ilişkileri, ayrımcılığa maruz kalıp kalmaması ve sağlık hizmetlerine ulaşabilmesi ruh sağlığı deneyimini etkileyebilir.
Dolayısıyla panik bozukluğu anlamak için yalnızca bireyin zihnine değil, içinde yaşadığı sosyal dünyaya da bakmak gerekiyor.
Kadınlarda neden daha sık görülüyor?
Panik bozukluğun kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık görülmesi uzun zamandır epidemiyolojik araştırmalarda dikkat çeken bir bulgudur. Örneğin ulusal örneklemlerle yapılan araştırmalarda panik bozukluğu olan kişiler arasında kadınların oranının erkeklerden belirgin biçimde yüksek olduğu görülmüştür. Bir ABD çalışmasında 12 aylık panik bozukluk prevalansı yüzde 2,2 olarak bulunurken, panik bozukluğu olan örneklemin yaklaşık yüzde 71'ini kadınlar oluşturmuştur.
Ancak burada “kadınlar doğaları gereği daha kaygılıdır” gibi bir açıklama yapmak hem bilimsel açıdan yetersiz hem de toplumsal açıdan sorunludur.
Kadınların yaşadığı sosyal koşulların kaygı üzerinde etkisi olabilir. Ev içi bakım yükünün eşitsiz paylaşılması, ekonomik bağımlılık, iş yaşamında ayrımcılık, toplumsal şiddet, beden ve görünüş üzerinden kurulan baskılar, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını önceleme zorunluluğu ve duygusal emeğin büyük bölümünü üstlenme gibi faktörler kronik stres kaynakları haline gelebilir.
Bu durum her kadının aynı deneyimi yaşadığı anlamına gelmez. Tam tersine, kadınların deneyimleri sınıf, yaş, etnik köken, engellilik, göçmenlik durumu, medeni durum ve yaşanılan bölge gibi değişkenlerle farklılaşır.
Örneğin ekonomik açıdan güvencesiz çalışan bir kadın ile yüksek gelirli, sosyal destek ağı güçlü bir kadının yaşadığı stres kaynakları aynı olmayabilir. Benzer biçimde çocuk bakımını tek başına üstlenen bir kadın ile bakım sorumluluklarını paylaşabildiği bir aile ortamında yaşayan kadının gündelik yükleri farklıdır.
Bu nedenle kadınların panik deneyimlerine bakarken “kadınlar daha hassas” demek yerine “hangi sosyal koşullar kadınların sürekli tetikte yaşamasına neden oluyor?” sorusunu sormak daha anlamlıdır.
Erkeklerde panik bozukluk daha mı az, yoksa daha mı az görünür?
Kadınlarda panik bozukluğun daha yüksek oranlarda görülmesi önemli bir bulgu olsa da erkeklerin yaşadığı panik belirtilerini gözden kaçırmamak gerekir.
Toplumsal erkeklik normları burada önemli olabilir. Bazı erkekler korku, çaresizlik veya kırılganlık ifade etmenin “zayıflık” olarak değerlendirilmesinden çekinebilir. Böyle bir ortamda kişi panik belirtilerini psikolojik bir sorun olarak adlandırmak yerine fiziksel bir problem, yoğun çalışma stresi veya “sinir” olarak tanımlayabilir.
Bu durum erkeklerin çözüm arayışını bazen farklı bir biçime sokabilir. Örneğin bazı erkekler yaşadıkları belirtileri anlamaya çalışmak yerine doğrudan kalp, tansiyon veya başka fiziksel nedenlere odaklanabilir. Başka bir erkek ise “Bunun çözümü ne, ne yapmalıyım?” diyerek daha doğrudan ve problem çözmeye yönelik bir yaklaşım geliştirebilir.
Fakat burada da dikkatli olmak gerekiyor: Erkeklerin tamamının çözüm odaklı, kadınların tamamının ise duygusal olduğu söylenemez. Bunlar toplumsal normların oluşturduğu eğilimler üzerine konuşurken kullanılabilecek çerçevelerdir; bireylerin kişilik özelliklerini açıklayan kesin kategoriler değildir.
Üstelik sağlık hizmetlerine başvurmama, psikolojik belirtileri gizleme veya madde kullanımına yönelme gibi davranışların altında yalnızca “erkek olmak” değil; çalışma kültürü, gelir düzeyi, aile desteği, sağlık sistemine erişim ve kişinin yetiştiği kültürel çevre gibi birçok faktör bulunabilir.
Sınıf meselesi: Panik bozukluk neden ekonomik koşullardan bağımsız düşünülemez?
Panik bozukluk ile sosyoekonomik durum arasındaki ilişki, bu konunun en önemli boyutlarından biridir. Sistematik bir derlemede panik bozukluğun ortaya çıkışıyla düşük ekonomik kaynaklar arasında ilişki bulunduğu bildirilmiştir. Araştırmacılar yaş ve cinsiyet gibi sosyodemografik faktörlerin yanında ekonomik kaynakların da panik bozukluk gelişiminde rol oynayabileceğini belirtmiştir.
Bunun nedeni oldukça anlaşılır bir sosyal mekanizma üzerinden düşünülebilir.
Maddi güvencesizlik yaşayan bir kişi işini kaybetme, kira ödeme, borçlar, sağlık harcamaları, çocukların ihtiyaçları veya gelecekte ne olacağı gibi konularda sürekli belirsizlik yaşayabilir. Sürekli belirsizlik ise bedeni ve zihni uzun süreli bir alarm durumunda tutabilir.
Burada “fakirlik panik bozukluğuna neden olur” gibi basit bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değildir. Panik bozukluk biyolojik yatkınlık, öğrenilmiş korkular, yaşam olayları, psikolojik özellikler ve diğer ruhsal veya fiziksel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkabilir.
Ancak ekonomik eşitsizlik bu risk faktörlerinin nasıl yaşandığını değiştirebilir.
Örneğin bir kişi panik atak geçirdiğinde özel bir sağlık hizmetine hızlıca ulaşabiliyor, çalışma saatlerini değiştirebiliyor ve birkaç ay boyunca terapi masrafını karşılayabiliyorsa hastalıkla baş etme süreci başka türlü ilerleyebilir. Başka bir kişi aynı belirtileri yaşadığı halde günlük ücretli çalışıyorsa, işten izin alamıyorsa veya terapiye ulaşamıyorsa durum çok daha ağır bir sosyal yük haline gelebilir.
Düşük gelirli kamu sağlık hizmetlerinde panik bozukluğu olan kişilerin daha ağır belirtiler, daha fazla tıbbi eşlik eden sorun ve daha fazla acil servis kullanımı gösterebildiğini ortaya koyan araştırmalar da bulunmaktadır.
Dolayısıyla sınıf, yalnızca “kim hastalanıyor?” sorusunu değil, “kim yardım alabiliyor ve kim hastalıkla baş başa kalıyor?” sorusunu da etkiler.
Irk ve etnik köken: Aynı bozukluk herkes için aynı şekilde mi yaşanıyor?
Panik bozukluğun ırk ve etnik köken açısından incelenmesi daha karmaşık bir tablo ortaya çıkarıyor.
ABD'de yapılan bazı araştırmalarda beyaz katılımcılarda panik bozukluk prevalansının Afrika kökenli Amerikalılar, Latinolar ve Asya kökenli Amerikalılardan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak başka araştırmalar bu farkların her örneklemde aynı biçimde ortaya çıkmadığını göstermektedir. Örneğin eski bir çalışmada Afrika kökenli Amerikalılar ile beyazlar arasında yaşam boyu panik bozukluk oranlarında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Daha yakın tarihli bir araştırmada ise Afrika kökenli Amerikalılar, Karayip kökenli siyahlar ve Hispanik olmayan beyazlar arasında farklı örüntüler bulunmuş; Karayip kökenli siyah kişilerde işlevsel etkilenmenin daha yüksek olabildiği ve ruh sağlığı hizmetlerinden yararlanmanın farklılaştığı görülmüştür.
Bu sonuçlar bize önemli bir şey söylüyor: Irk veya etnik kimlik tek başına biyolojik bir açıklama olarak kullanılmamalıdır.
Bir insanın belirli bir etnik gruba ait olması, otomatik olarak panik bozukluk geliştireceği veya geliştirmeyeceği anlamına gelmez. Daha anlamlı sorular şunlardır:
Panik bozukluk yalnızca “çok kaygılı olmak” meselesi mi?
Bazen insanın kalbi bir anda hızlanır, nefesi daralır, elleri titrer, göğsünde bir baskı hisseder ve birkaç dakika içinde “Bana bir şey oluyor” düşüncesine kapılır. O an çevresindekiler “Sakin ol, bir şey yok” diyebilir. Fakat panik yaşayan kişi için o birkaç dakika son derece gerçek, korkutucu ve kontrol edilemez olabilir.
Burada önemli bir ayrım var: Her panik atağı yaşayan kişide panik bozukluk bulunmaz. Panik atak, farklı ruhsal veya fiziksel durumlarda ortaya çıkabilen yoğun bir korku ve bedensel belirti dönemidir. Panik bozuklukta ise tekrarlayan ve çoğu zaman beklenmedik panik atakların ardından yeni bir atak yaşama konusunda kalıcı kaygı ve davranış değişiklikleri ortaya çıkar. Araştırmalarda panik bozukluğun toplumda yaklaşık yüzde 1-3 arasında yaşam boyu görülme oranlarına sahip olduğu, kadınlarda erkeklerden daha sık bildirildiği ve başlangıcın çoğunlukla genç erişkinlik dönemlerinde olduğu belirtilmektedir.
Fakat “Panik bozukluk kimlerde görülür?” sorusuna yalnızca “kadınlarda daha fazla görülür” diye cevap vermek yeterli değildir. Çünkü insanın yaşadığı toplum, sahip olduğu ekonomik imkânlar, ırksal ve etnik konumu, çalışma koşulları, aile ilişkileri, ayrımcılığa maruz kalıp kalmaması ve sağlık hizmetlerine ulaşabilmesi ruh sağlığı deneyimini etkileyebilir.
Dolayısıyla panik bozukluğu anlamak için yalnızca bireyin zihnine değil, içinde yaşadığı sosyal dünyaya da bakmak gerekiyor.
Kadınlarda neden daha sık görülüyor?
Panik bozukluğun kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık görülmesi uzun zamandır epidemiyolojik araştırmalarda dikkat çeken bir bulgudur. Örneğin ulusal örneklemlerle yapılan araştırmalarda panik bozukluğu olan kişiler arasında kadınların oranının erkeklerden belirgin biçimde yüksek olduğu görülmüştür. Bir ABD çalışmasında 12 aylık panik bozukluk prevalansı yüzde 2,2 olarak bulunurken, panik bozukluğu olan örneklemin yaklaşık yüzde 71'ini kadınlar oluşturmuştur.
Ancak burada “kadınlar doğaları gereği daha kaygılıdır” gibi bir açıklama yapmak hem bilimsel açıdan yetersiz hem de toplumsal açıdan sorunludur.
Kadınların yaşadığı sosyal koşulların kaygı üzerinde etkisi olabilir. Ev içi bakım yükünün eşitsiz paylaşılması, ekonomik bağımlılık, iş yaşamında ayrımcılık, toplumsal şiddet, beden ve görünüş üzerinden kurulan baskılar, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını önceleme zorunluluğu ve duygusal emeğin büyük bölümünü üstlenme gibi faktörler kronik stres kaynakları haline gelebilir.
Bu durum her kadının aynı deneyimi yaşadığı anlamına gelmez. Tam tersine, kadınların deneyimleri sınıf, yaş, etnik köken, engellilik, göçmenlik durumu, medeni durum ve yaşanılan bölge gibi değişkenlerle farklılaşır.
Örneğin ekonomik açıdan güvencesiz çalışan bir kadın ile yüksek gelirli, sosyal destek ağı güçlü bir kadının yaşadığı stres kaynakları aynı olmayabilir. Benzer biçimde çocuk bakımını tek başına üstlenen bir kadın ile bakım sorumluluklarını paylaşabildiği bir aile ortamında yaşayan kadının gündelik yükleri farklıdır.
Bu nedenle kadınların panik deneyimlerine bakarken “kadınlar daha hassas” demek yerine “hangi sosyal koşullar kadınların sürekli tetikte yaşamasına neden oluyor?” sorusunu sormak daha anlamlıdır.
Erkeklerde panik bozukluk daha mı az, yoksa daha mı az görünür?
Kadınlarda panik bozukluğun daha yüksek oranlarda görülmesi önemli bir bulgu olsa da erkeklerin yaşadığı panik belirtilerini gözden kaçırmamak gerekir.
Toplumsal erkeklik normları burada önemli olabilir. Bazı erkekler korku, çaresizlik veya kırılganlık ifade etmenin “zayıflık” olarak değerlendirilmesinden çekinebilir. Böyle bir ortamda kişi panik belirtilerini psikolojik bir sorun olarak adlandırmak yerine fiziksel bir problem, yoğun çalışma stresi veya “sinir” olarak tanımlayabilir.
Bu durum erkeklerin çözüm arayışını bazen farklı bir biçime sokabilir. Örneğin bazı erkekler yaşadıkları belirtileri anlamaya çalışmak yerine doğrudan kalp, tansiyon veya başka fiziksel nedenlere odaklanabilir. Başka bir erkek ise “Bunun çözümü ne, ne yapmalıyım?” diyerek daha doğrudan ve problem çözmeye yönelik bir yaklaşım geliştirebilir.
Fakat burada da dikkatli olmak gerekiyor: Erkeklerin tamamının çözüm odaklı, kadınların tamamının ise duygusal olduğu söylenemez. Bunlar toplumsal normların oluşturduğu eğilimler üzerine konuşurken kullanılabilecek çerçevelerdir; bireylerin kişilik özelliklerini açıklayan kesin kategoriler değildir.
Üstelik sağlık hizmetlerine başvurmama, psikolojik belirtileri gizleme veya madde kullanımına yönelme gibi davranışların altında yalnızca “erkek olmak” değil; çalışma kültürü, gelir düzeyi, aile desteği, sağlık sistemine erişim ve kişinin yetiştiği kültürel çevre gibi birçok faktör bulunabilir.
Sınıf meselesi: Panik bozukluk neden ekonomik koşullardan bağımsız düşünülemez?
Panik bozukluk ile sosyoekonomik durum arasındaki ilişki, bu konunun en önemli boyutlarından biridir. Sistematik bir derlemede panik bozukluğun ortaya çıkışıyla düşük ekonomik kaynaklar arasında ilişki bulunduğu bildirilmiştir. Araştırmacılar yaş ve cinsiyet gibi sosyodemografik faktörlerin yanında ekonomik kaynakların da panik bozukluk gelişiminde rol oynayabileceğini belirtmiştir.
Bunun nedeni oldukça anlaşılır bir sosyal mekanizma üzerinden düşünülebilir.
Maddi güvencesizlik yaşayan bir kişi işini kaybetme, kira ödeme, borçlar, sağlık harcamaları, çocukların ihtiyaçları veya gelecekte ne olacağı gibi konularda sürekli belirsizlik yaşayabilir. Sürekli belirsizlik ise bedeni ve zihni uzun süreli bir alarm durumunda tutabilir.
Burada “fakirlik panik bozukluğuna neden olur” gibi basit bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değildir. Panik bozukluk biyolojik yatkınlık, öğrenilmiş korkular, yaşam olayları, psikolojik özellikler ve diğer ruhsal veya fiziksel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkabilir.
Ancak ekonomik eşitsizlik bu risk faktörlerinin nasıl yaşandığını değiştirebilir.
Örneğin bir kişi panik atak geçirdiğinde özel bir sağlık hizmetine hızlıca ulaşabiliyor, çalışma saatlerini değiştirebiliyor ve birkaç ay boyunca terapi masrafını karşılayabiliyorsa hastalıkla baş etme süreci başka türlü ilerleyebilir. Başka bir kişi aynı belirtileri yaşadığı halde günlük ücretli çalışıyorsa, işten izin alamıyorsa veya terapiye ulaşamıyorsa durum çok daha ağır bir sosyal yük haline gelebilir.
Düşük gelirli kamu sağlık hizmetlerinde panik bozukluğu olan kişilerin daha ağır belirtiler, daha fazla tıbbi eşlik eden sorun ve daha fazla acil servis kullanımı gösterebildiğini ortaya koyan araştırmalar da bulunmaktadır.
Dolayısıyla sınıf, yalnızca “kim hastalanıyor?” sorusunu değil, “kim yardım alabiliyor ve kim hastalıkla baş başa kalıyor?” sorusunu da etkiler.
Irk ve etnik köken: Aynı bozukluk herkes için aynı şekilde mi yaşanıyor?
Panik bozukluğun ırk ve etnik köken açısından incelenmesi daha karmaşık bir tablo ortaya çıkarıyor.
ABD'de yapılan bazı araştırmalarda beyaz katılımcılarda panik bozukluk prevalansının Afrika kökenli Amerikalılar, Latinolar ve Asya kökenli Amerikalılardan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak başka araştırmalar bu farkların her örneklemde aynı biçimde ortaya çıkmadığını göstermektedir. Örneğin eski bir çalışmada Afrika kökenli Amerikalılar ile beyazlar arasında yaşam boyu panik bozukluk oranlarında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Daha yakın tarihli bir araştırmada ise Afrika kökenli Amerikalılar, Karayip kökenli siyahlar ve Hispanik olmayan beyazlar arasında farklı örüntüler bulunmuş; Karayip kökenli siyah kişilerde işlevsel etkilenmenin daha yüksek olabildiği ve ruh sağlığı hizmetlerinden yararlanmanın farklılaştığı görülmüştür.
Bu sonuçlar bize önemli bir şey söylüyor: Irk veya etnik kimlik tek başına biyolojik bir açıklama olarak kullanılmamalıdır.
Bir insanın belirli bir etnik gruba ait olması, otomatik olarak panik bozukluk geliştireceği veya geliştirmeyeceği anlamına gelmez. Daha anlamlı sorular şunlardır: